Skip to main content

KOZA KÜLTÜR SANAT EVİ ÇOK SESLİ KOROSU

KOZA KÜLTÜR SANAT EVİ ÇOK SESLİ KOROSU

KOZA KÜLTÜR SANAT EVİ

ÇOK SESLİ KOROSU

21.06.2026 / Tema: ZITLIK

ALANYA

 

        Bu yılki konserimizin teması “Zıtlık”. Geçtiğimiz yıl insanın yaşam yolculuğunu merkeze alan bir anlatı kurmuştuk. Bu yıl ise şu soru etrafında şekillenen bir yolculuğa çıkıyoruz:

“Herkesin bu kadar haklı olduğu ve haksız olanın hep öteki olarak görüldüğü bir dünyada hakikate nasıl ulaşabiliriz?”

 

İyilik ile kötülüğün, aydınlık ile karanlığın ezelden beri süregelen mücadelesi yalnızca dış dünyada değil, insanın kendi içinde de yaşanır. Ruhumuz bir yandan ışık saçar, diğer yandan karanlığın gölgelerini taşır. Bu nedenle hakikati aramak, aslında insanın kendi içindeki zıtlıklarla yüzleşme cesaretini gösterebilmesidir.

 

Bu düşüncelere ilham veren eserlerden biri, A’mâk-ı Hayal adlı romandır. Türk edebiyatının başyapıtlarından kabul edilen bu eser, alegorik, fantastik ve tasavvufi anlatımıyla dikkat çeker. Yazar, Doğu ve Batı düşüncesini harmanlayan derin bir sembolizm aracılığıyla insanın varoluşunu, hayatın anlamını ve hakikati arayışını ele alır.

 

Romanın başkahramanı Raci, yaşamın anlamını ve yaratılışın sırlarını araştıran bir yolcudur. Onun gördüğü en çarpıcı sahnelerden biri, eserde yer alan Temaşa Bayramıdır. Ortası boş, iki ucunda görkemli tahtların yükseldiği devasa bir meydan olarak tasvir edilen bu alan, insanlık tarihinin en kadim çatışmalarını simgeler.

 

Meydanın bir yanında ışıklar içinde oturan Hürmüz, iyiliğin ve aydınlığın sembolüdür. Karşısında ise karanlıklar içindeki Ehrimen yer alır; kötülüğü ve yıkıcı güçleri temsil eder. Bu iki figür arasındaki mücadele, yalnızca evrensel bir savaşın değil, aynı zamanda insanın kendi iç dünyasında yaşadığı çatışmanın da yansımasıdır. Filibeli Ahmet Hilmi bu metafor aracılığıyla nefis ile ruh arasındaki mücadeleyi, insanın dünyadaki varoluşsal çilesini ve hakikati arayış yolculuğunu anlatır.

 

Çocukluğumuzdan beri çevremizdeki insanların birbirleri hakkındaki değerlendirmelerinde dikkatimizi çeken ortak bir durum oluştu: Herkes kendi haklılığından emindi; haksız olan ise çoğu zaman karşı taraftı. Zamanla bunun yalnızca bireysel ilişkilerde değil, toplumsal düzeyde de benzer şekilde yaşandığını gözlemledik. Farklı görüşlerin çatıştığı her yerde taraflar kendi doğrularını savunuyor, ancak çoğu zaman asıl sorulması gereken soru gözden kaçıyordu:

 

Hakikat gerçekten nerede duruyor?

 

Bu konser, işte tam da bu sorunun peşine düşüyor. İyilik ve kötülük, ışık ve karanlık, ben ve öteki, haklılık ve haksızlık gibi zıtlıkların arasında dolaşırken; yalnızca karşıtlıkları değil, onların ötesinde yer alan hakikati hissetmeye davet ediyor.

KONSERİN KISA DRAMATURJİK ÖZETİ:

 

Bu konser insanın kayıp ve içsel acıyla başlayan yolculuğunu anlatır.

İlk bölümde doğa, sesler ve ağıtlar üzerinden bireysel hüzün görünür olur; insan kendi yalnızlığını fark eder.

 

Sonra bu yalnızlık farklı kültürlerin ortak diliyle genişler ve insan “ben”den “biz”e geçer. Aidiyet, kök, toplum ve yaşam ritmi arayışı ortaya çıkar.

 

Orta bölümde hikâye felsefi bir kırılmaya girer: insan artık gerçeğin tek olmadığını, herkesin dünyayı kendi bakışıyla kurduğunu fark eder. Hakikat dışarıda değil, algının içindedir.

 

Son aşamada bu farkındalık içsel bir dönüşüme gider: insan kendi sınırlarını aşar, benlik çözülür ve zıtlıklar (ben–öteki, ses–sessizlik, birey–toplum) çatışma olmaktan çıkarak dengeye dönüşür.

 

Özetle, kayıptan başlayıp aidiyete, çatışmadan geçip uyuma ulaşan ve sonunda hakikatin tek bir doğru değil, zıtlıkların birlikte var oluşu olduğunu keşfeden bir insan yolculuğudur.

 

ŞARKILARIMIZ

 

1)BE N’EI UA GRAN TRISTESSA

 

          “Be n’èi ua gran tristessa” (Türkçeye kabaca “Büyük bir kederim var” ya da “Derin bir hüzün içindeyim” şeklinde çevrilebilir), Fransa’nın güneybatısındaki Béarn bölgesine ait geleneksel bir halk ezgisidir. Eser, Oksitanca’nın Béarn lehçesinde yazılmıştır ve çoban şarkıları geleneğinin önemli örneklerinden biri kabul edilir. Şarkının merkezinde ayrılık, yalnızlık ve kayıp duygusu vardır. Anlatıcı sevdiği kişinin gidişinin ardından büyük bir acı yaşar; dağlar, kar ve kuşlar gibi doğa imgeleri bile onun gözünde değişmiştir. Eserdeki hüzün yalnızca bireysel bir aşk acısını değil, insanın varoluşsal yalnızlığını da çağrıştırır.

 

Sevilen birinin ardından duyulan özlemi anlatırken insan ruhunun en kırılgan yönlerine dokunur. Dış dünyanın değişmediği, fakat insanın içindeki kaybın tüm manzarayı dönüştürdüğü bu ezgi; varlık ile yokluk, umut ile hüzün arasındaki ince çizgide dolaşır.

 

Eserin en dikkat çekici yönlerinden biri, duygusunu çok sade bir dille ifade etmesine rağmen son derece güçlü bir atmosfer kurmasıdır. Özellikle tekrar eden “He, he, he, he hò…” nidaları, sözcüklerin ötesine geçen bir ağıt etkisi yaratır.

2)AJ DA İDEM JANO

Balkan coğrafyasında özellikle Makedonya ve Bulgaristan’ın Pirin bölgesinde bilinen geleneksel bir halk ezgisidir. Eserin adı Türkçeye yaklaşık olarak “Haydi gidelim Jano” şeklinde çevrilebilir. Şarkıda anlatıcı, Jano’ya birlikte bir kasabaya gitmeyi teklif eder; ona güzel hediyeler alacağını söyler ve onu seyretmenin mutluluğunu dile getirir.

Şarkının sözleri ilk bakışta sade bir sevda türküsü gibi görünür. Ancak Balkan halk müziğinin birçok örneğinde olduğu gibi, gündelik hayatın içinden gelen bu anlatımın altında daha derin insani duygular yer alır. Sevgiliye duyulan hayranlık, birlikte olma arzusu, özlem ve mutluluk isteği eserin temel duygusal eksenini oluşturur.

Müzikal olarak eser, Balkan folklorunun karakteristik özelliklerini taşır. Tekrarlayan melodik yapısı ve döngüsel ritmik hissi, dinleyicide hem hareket hem de içsel bir özlem duygusu uyandırır. Bu nedenle eser, farklı düzenlemelerle hem neşeli hem de melankolik bir karakter kazanabilmektedir.

Eserdeki anlatıcı sürekli bir yolculuktan söz eder: “Haydi gidelim…” Bu çağrı, yalnızca fiziksel bir yolculuğu değil, insanın ulaşmak istediği güzelliklere, mutluluğa ve tamamlanmışlık hissine doğru yönelişini de simgeler. Ancak bu arzu aynı zamanda bir eksikliğin de göstergesidir; çünkü insan ancak sahip olmadığı şeye özlem duyar.

İnsan çoğu zaman mutluluğun, güzelliğin veya huzurun bir başka yerde olduğuna inanır ve ona doğru yürür. Fakat yolculuk ilerledikçe fark edilir ki aranan şey dışarıda olduğu kadar insanın kendi iç dünyasında da saklıdır. İlk bakışta sevilen bir kişiye yapılan içten bir çağrıyı anlatan eser, derinlerinde insanın ulaşmak istediği güzelliklere duyduğu özlemi taşır. Neşe ile hüznün, kavuşma umudu ile ayrılık korkusunun iç içe geçtiği bu ezgi, insan ruhunun sürekli bir arayış hâlini yansıtır.

3)HEYAMO

 

Doğu Karadeniz‘in Laz kültürüne ait geleneksel bir halk şarkısıdır. Günümüzde eserin en bilinen yorumlarından biri Birol Topaloğlu tarafından derlenip seslendirilmiştir. Eser, Laz toplumunda önemli bir yere sahip olan imece kültürünü, yani insanların ortak emek etrafında bir araya gelmesini anlatır.

 

Şarkının sözlerinde tarlada çalışma, birlikte üretme, şarkı söyleme, gece ay ışığında süren dayanışma ve geçirilen güzel günlere duyulan özlem gibi temalar yer alır. Eserde bireysel bir hikâyeden çok, bir topluluğun ortak hafızası ve yaşam biçimi anlatılır. Laz kültüründe şarkılar yalnızca eğlenmek için değil, aynı zamanda birlikte çalışırken ritim tutmak, dayanışmayı güçlendirmek ve ortak duyguları paylaşmak için de söylenirdi. “Heyamo” da bu geleneğin güçlü örneklerinden biridir.

 

Be n’èi ua gran tristessa bireysel yalnızlığı ve kaybı anlatırken, Aj Da Idem Jano bireyin bir başkasına duyduğu özlemi dile getiriyordu. Heyamo ise insanın tek başınalığından çıkıp bir topluluğun parçası olduğu dünyaya götürüyor.

4)MOTHERLAND

 

İngiliz besteci ve eğitimci Helen Yeomans tarafından yazılmış Motherland; aidiyet, özlem ve eve dönüş duygularının işlediği etkileyici bir koro eseridir.

İlk bakışta eve dönme özlemini anlatıyor gibi görünür: ancak burada sözü edilen “ev” yalnızca fiziksel bir yer değildir. “Ruhumu iyileştirecek bir toprak” ifadesi, insanın ait olduğu, kendisini bütün hissettiği, huzur bulduğu yere duyduğu özlemi anlatır. Bu yer bir ülke, çocukluk hatıraları, kaybedilmiş bir masumiyet ya da kişinin kendi iç dünyası olabilir.

 

Buradaki Motherland (Ana Yurt) kavramı, yalnızca ulusal bir aidiyeti değil, insanın kökenine dönüş arzusunu temsil eder. Bu nedenle eser, bir göç hikâyesi, bir sürgün hikâyesi veya insanın kendine dönüş hikâyesi olarak da okunabilir.

 

 

 

İnsan gerçekten nereye aittir?

İnsan bütün bu karşıtlıkların içinde kendisini iyileştirecek, parçalarını yeniden bir araya getirecek bir yer arıyor. Belki de burada “ana yurt” denilen şey bir coğrafya değil, insanın kendi hakikatidir.

 

Konser dramaturjisi açısından düşünürsek, Be n’èi ua gran tristessa kaybı, Aj Da Idem Jano özlemi, Heyamo birlikte olmayı anlatırken; Motherland bütün bu deneyimlerin ardından insanın “eve dönüş” arzusunu temsil eden çok güçlü bir durak gibi okunabilir. Hatta temamızdaki hakikat arayışının bir aşaması olarak: “Hakikati dışarıda arayan insanın, sonunda kendi köklerine ve özüne dönmesi” fikrini sembolize edebilir.

 

 

5)OBWİSANA

 

Batı Afrika’daki Ghana kökenli geleneksel bir halk şarkısıdır. Akan dilinde söylenen eser, aslında çocukların taşlarla oynadığı bir oyun şarkısı olarak ortaya çıkmıştır. Şarkı söylenirken çocuklar bir daire oluşturur ve ellerindeki küçük taşları ritim eşliğinde birbirlerine aktarırlar. Bu yönüyle müzik, oyun ve topluluk kültürü birbirinden ayrılmaz bir bütün oluşturur. Şarkının sözleri oldukça kısa ve yalındır: “Taş elimi ezdi büyükanne, taş elimi ezdi.”

 

İlk bakışta bu sözler basit bir çocuk oyununun parçası gibi görünür. Ancak Afrika halk müziğinde gündelik yaşamın en sıradan deneyimleri bile toplumsal değerleri aktaran sembollere dönüşebilir. Burada taş, emeği, yaşamı ve birlikte hareket etmenin sorumluluğunu temsil eder. Eğer bir kişi ritmi bozarsa oyun aksar; herkes birbirini gözettiğinde ise müzik devam eder. Böylece eser, hakikatin yalnızca kendi sesimizi yükseltmekte değil, başkalarının ritmini de duyabilmekte saklı olduğunu hatırlatır. Bu yönüyle Obwisana, konserdeki diğer eserlerde karşımıza çıkan ayrılık, özlem ve iç çatışma temalarının ardından gelen bir birliktelik ve ortaklık fikrini temsil edebilir.

 

6)JANE MARYAM

 

İran’ın en sevilen ve en tanınmış halk ezgilerinden biridir. Eser, özellikle İranlı sanatçı Mohammad Nouri’nin yorumuyla dünya çapında tanınmıştır.

 

Şarkı, görünürde Maryam adlı bir kişiye seslenen sade bir aşk ve özlem şarkısıdır. Anlatıcı sabahın doğuşunu izler, sevdiğini bekler, onunla omuz omuza eski günlere dönmeyi hayal eder. Ancak eser yalnızca romantik bir bekleyişi anlatmaz; aynı zamanda insanın kaybettiği güzelliklere, geçmişe ve huzura duyduğu özlemi de dile getirir. Sözlerde sürekli tekrar eden “Jane Maryam” ifadesi, “Canım Meryem” veya “Ey sevgili Meryem” anlamına gelir. Şarkının ilerleyen bölümlerinde anlatıcı uykusuz gecelerden, kalbinde filizlenen hüzünden ve birlikte yapılacak hasat zamanından söz eder. Böylece bireysel sevgi ile gündelik yaşam iç içe geçer.

 

Şarkının en etkileyici taraflarından biri, karanlık ile aydınlığı aynı anda taşımasıdır. Anlatıcı gece boyunca uyuyamaz; kalbi hüzünle doludur. Fakat aynı anda güneş doğmaktadır ve yeni bir gün başlamaktadır. Yani acı ile umut aynı sahnenin içinde yer alır. İnsanın içinde hem karanlık hem ışık vardır; hem kayıp hem umut vardır. Hakikat belki de bunlardan yalnızca birini seçmekte değil, ikisinin de varlığını kabul edebilmektedir.

 

 

7)DÎNO – EZAY EZAYÊ – DÊ BI KOLIN (POTPORİ)

 

Hakkâri bölgesinin düğün ve topluluk müziği geleneğinden gelen, birbirine bağlı birkaç ezginin ardı ardına söylendiği geleneksel bir Kürt halk eseridir. Günümüzde en bilinen kayıtlarından biri Lawje tarafından seslendirilmiştir. Eser, Hakkâri yöresindeki özellikle Pinyanişi aşireti çevresinde söylenen düğün şarkıları geleneğinin bir örneği olarak kabul edilir.

Çukurca Pinyanişîleri arasında şeşbendî serbest tartımlı veya yarı ritmik bir ezgi türü olarak icra edilirken, Şemdinli’de oyuna eşlik eden ritmik bir ezgi formu olarak icra edilir. Pinyanişîler bu ezgileri stranên diwankî ve stranên rûniştinê olarak tarif eder. Şeşbendîler, makamı ağdalı ve ağır şarkılardır. Çünkü divanhane gibi kapalı yerlerde ve oturarak söylenir. Ritmik şarkılardır ama ritim cümleleri çok uzun ve kompleks, ezgileri de ağdalıdır. Dîwankî (divan şarkısı) de denilen şeşbendîler, bu nedenle yorumlaması oldukça güç şarkılardır ve usta dengbêjler tarafından söylenebilir.

Bu eser aslında tek bir hikâyeden çok, düğünlerde peş peşe söylenen farklı ezgilerin birleşiminden oluşur. “Dîno”, “Yar Hene” ve “Dê Bikêşin” bölümleri birbirini takip eder. Şarkının sözlerinde sevgiliye duyulan ilgi, düğün hazırlıkları, yolculuk, atlar, gelinler ve toplu kutlamalar gibi imgeler yer alır. Müzikal olarak eser son derece canlıdır. Ancak dikkat çekici olan nokta, Kürt halk müziğinde sıkça görüldüğü gibi, neşeli bir müziğin içinde özlem, bekleyiş ve kırılganlık duygularının da bulunmasıdır. Düğünlerin taşıdığı ayrılık ve kavuşma ikiliğini yansıtan bu ezgi, “Zıtlık” teması bakımından birey ile toplum, özlem ile sevinç, yolculuk ile varış arasındaki geçişleri temsil etmektedir.

8)SEN SANA NE SANIRSAN

 

Türk tasavvuf geleneğinde yer alan en bilinen öğütlü deyişlerden biridir. Genellikle Yunus Emre’ye atfedilen bir hikmetli söz olarak kabul edilir ve farklı dönemlerde ilahi formunda da bestelenip seslendirilmiştir. Kesin bir tek besteciye ait sabit bir eser olmaktan çok, yüzyıllar içinde sözlü kültürle taşınmış bir tasavvufi öğreti dizgesi olarak görülür.

Eserin merkezindeki düşünce çok nettir:

İnsan, başkasına ne düşünüyorsa aslında kendine ayna tutar.

 

Anlam Katmanı

“Sen sana ne sanırsan / Ayruğa da onu san” ifadesi, tasavvuf felsefesinde çok temel bir ilkeye dayanır: ayna ve nefis terbiyesi.

 

Burada anlatılmak istenen şudur:

  • Başkasını nasıl görüyorsan, aslında kendi iç dünyanı da öyle şekillendirirsin
  • İyilik veya kötülük yargısı, çoğu zaman insanın kendi iç hâlinin yansımasıdır
  • Hakikat, başkalarını yargılamakta değil, kendini tanımakta gizlidir

 

Haklılık ve haksızlık çoğu zaman dışarıda değil, bakış açısının kendisinde oluşur.

 

Temaşa Bayramı’ndaki Hürmüz ve Ehrimen savaşı dışsal bir mücadele gibi görünse de,

“Sen Sana Ne Sanırsan” bu savaşın aslında insanın kendi zihninde başladığını hatırlatır. Dışarıdaki kötülük ya da iyilik algısı, içerideki bakışın bir yansımasıdır.

 

İnsan-ı kâmil olma yolunda en temel öğretilerden birini dile getirir: İnsan başkasına neyi yakıştırıyorsa, aslında kendi iç dünyasını da o aynadan görür. Empati, öz farkındalık ve nefs terbiyesi üzerine kurulu bu anlayış, hakikatin dış dünyada değil, insanın kendi bakışında şekillendiğini hatırlatır. Konserin “Zıtlık” temasında eser; ben ile öteki, yargı ile anlayış ve dış dünya ile iç hakikat arasındaki ince çizgiyi görünür kılar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

9)DİDA VOİ NANA

 

Gürcistan’ın batısında yer alan Samegrelo (Megrelya) bölgesinin geleneksel Megrelce (Mingrelce) halk müziği repertuvarına ait bir ezgidir. Megrelce, Gürcüce’den farklı ama aynı Kartvel dil ailesine bağlı yerel bir dildir ve bu bölgenin halk şarkıları özellikle çok sesli (polifonik) yapılarıyla tanınır.

 

Samegrelo müzik kültüründe ninniler ve halk ezgileri çoğu zaman sadece çocuk uyutma amacı taşımaz; aynı zamanda koruma, yas, özlem ve aile bağları gibi daha derin duyguları da içerir.

 

“Dida Voi Nana” türü ezgilerde tekrar eden “nana” ifadesi, ninni çağrışımı taşır. Ancak Megrel halk geleneğinde bu tür tekrarlar yalnızca uyku için değil, aynı zamanda ruhu sakinleştiren bir ritüel ses gibi kullanılır. Bu nedenle eser, dışarıdan bakıldığında basit bir ninni gibi görünse de, içeride çok daha derin bir duygusal yoğunluk taşır.

 

Zıtlık bakımından burada büyük çatışmalar değil, çatışmanın sustuğu bir an vardır.

 

Ama en önemli zıtlık şudur:

Dış dünyanın karmaşası ↔ İç dünyanın dinginliği

 

“Dida Voi Nana”, Temaşa Bayramı’ndaki büyük metaforik savaşların tam karşısında, insanın iç dünyasında kısa süreli bir “barış alanı” gibi durur. Bu da hakikat arayışında çok önemli bir şeyi hatırlatır: Bazen hakikat, cevaptan çok sükûnet hâlidir.

 

 

 

10)BU BAHÇE

 

Türkistan coğrafyasındaki Uygur ve Kazak Türkleri arasında bilinen geleneksel halk ezgilerinden biridir. Farklı bölgelerde küçük melodik ve sözsel değişikliklerle yaşatılan bu tür eserler, özellikle Orta Asya sözlü halk kültürü içinde önemli bir yere sahiptir.

 

“Bahçe” burada yalnızca fiziksel bir mekân değil, aynı zamanda insan topluluğunu, yaşam alanını ve kader ortaklığını simgeleyen bir metafor olarak da okunur.

 

Şarkının temel yapısı, bir “soru” etrafında şekillenir:Bu bahçede kimler var?

 

Bu soru, yüzeyde basit bir merak ifadesi gibi görünse de, Orta Asya halk şiiri geleneğinde sıkça görülen biçimde, aslında insan, aidiyet ve topluluk üzerine düşünmeye davet eden bir semboldür.

 

11)MESHURİ MRAVALJAMİERİ

 

Gürcistan’a ait en bilinen geleneksel eserlerden biridir ve aslında tek bir şarkıdan çok, farklı törenlerde söylenen bir tür geleneksel “iyi dilek / kutlama ezgisi” ailesini ifade eder.

 

Gürcistan kültüründe “Mravaljamieri”, özellikle doğum, düğün, bayram ve özel kutlamalarda söylenen, uzun ömür ve bereket dilekleri içeren bir tür “yaşama selam” ezgisidir.

 

“Mravaljamieri” kelimesi yaklaşık olarak:

“Uzun yıllar olsun / nice yıllara” anlamına gelir.

 

Bu yönüyle eser, bir kişiye ya da topluluğa yöneltilmiş iyi dilek, bereket ve süreklilik duası niteliği taşır.

 

“Mravaljamieri”, zıtlık bakımından çatışmanın değil, ortak sesin mümkün olduğu bir alanı açar.

 

12)MOHEVİS KALO

Gürcü halk müziğine ait anonim bir ezgidir ve Türkiye’de özellikle Kazım Koyuncu’nun “Hayde” albümü ile geniş kitleler tarafından tanınmıştır. Kazım Koyuncu bu eseri yeniden yorumlayarak Karadeniz–Kafkas müzik kültürünü bir araya getiren önemli bir örnek haline getirmiştir.

Eserin sözleri Gürcüce (Kartvelce) olup anonim halk geleneğine dayanır; yani belirli bir tek besteciden ziyade sözlü halk kültüründen doğmuş bir şarkıdır.

“Mohevis Kalo” ifadesi genellikle şu şekilde yorumlanır:

“Hevili / dağ kadını” veya “dağlı kadın”

Şarkı, “Tina” adıyla anılan bir genç kadına seslenir ve onun yaşamı, bekleyişi ve toplum içindeki konumu etrafında döner.

Özellikle dikkat çekici olan şey, şarkının hem romantik hem de “sorgulayıcı” bir tonu aynı anda taşımasıdır. Bir yandan sevgi çağrısı vardır, diğer yandan toplumun “neden hâlâ evlenmedin?” gibi baskılayan sesi duyulur.

Zıtlık bakımından insan bazen kendi duygusu ile toplumun beklentisi arasında sıkışır.

 

 

 

 

13)ŞU DİRMİL’İN ÇALGISI

 

Burdur’un Bucak ilçesine bağlı Dirmil (Altınyayla) yöresine ait geleneksel bir Türk halk ezgisidir. Yöre, özellikle Teke Yöresi kültürünün güçlü temsilcilerinden biri olarak bilinir ve bu bölgenin müziği genellikle zeybek, teke zortlatması ve kıvrak ritimli oyun havaları ile karakterizedir.

 

Dirmil (Altınyayla) halk müziği geleneğinde “çalgı” ifadesi, yalnızca enstrümanı değil, aynı zamanda düğün, eğlence ve toplu yaşamın ritmini belirleyen müzikal kültürü temsil eder.

 

“Dirmil’in Çalgısı”, adından da anlaşılacağı üzere, bir köyün/yerleşimin müzik geleneğini merkeze alan oyun havası niteliğinde bir ezgidir. Genellikle düğünlerde, köy eğlencelerinde ve yerel buluşmalarda icra edilir.

 

Konserin “zıtlık” ekseninde bu eser, daha önceki ağır, melankolik ya da düşünsel eserlerden sonra enerjiyi dışa çeviren bir karşı kutup oluşturur. Konser dramaturjisinde insanın içsel sorgulamalardan çıkıp yeniden beden, ritim ve toplulukla birleştiği anı temsil eder. Bazen hakikat düşüncede değil, hareketin ve ortak ritmin içinde hissedilir.

 

 

14)HERKES KENDİ GÖRDÜĞÜNE DOĞRU DER YA

 

Çağdaş Türk müziğinde yer alan felsefi ve şiirsel bir eserdir. Eser, özellikle besteci ve müzisyen Arto Tunçboyacıyan tarafından yazılmış olup farklı projelerde ve gruplar tarafından yorumlanmıştır. En bilinen yorumlarından biri ise Kardeş Türküler icrasıdır.

Eser, ilk olarak 1998 yılında “Avcı (Orijinal Film Müzikleri)” albümü kapsamında ortaya çıkmış; daha sonra farklı albümlerde ve sahne performanslarında yeniden yorumlanmıştır.

Şarkının merkezinde çok güçlü bir düşünce vardır:

İnsan aynı gerçeğe baksa bile farklı şeyler görür.

Sözlerde geçen temel fikir, hakikatin tek bir mutlak bakışla değil, kişinin algısı, duygusu ve iç dünyasıyla şekillendiği yönündedir.

Örneğin:

  • Aynı olaya bakan iki insan farklı sonuçlar çıkarabilir
  • Herkes kendi zihninin ve kalbinin penceresinden görür
  • “Doğru” sandığımız şey, çoğu zaman kişisel deneyimle sınırlıdır

 

 

 

Özellikle şu fikir çok belirgindir:“Doğa bile bize tek bir gerçek değil, çoklu bir deneyim sunar.”

Konserin ana fikri olan zıtlıklar açısından bu eser oldukça merkezî bir yerde durur.

Çünkü eser, hakikatin kendisini bir çatışma alanı olarak ele alır:

  • Ben ↔ Öteki
  • Doğru ↔ Yanlış
  • Gerçek ↔ Algı
  • Nesnellik ↔ Öznelik
  • Anlama ↔ Yargılama

 

Eserin en önemli mesajı şudur:İnsanlar aynı gerçeğe bakar ama farklı “hakikatler” üretir.

Burada savaş dış dünyada değil, bakışın kendisindedir. Her insan kendi zihninde bir “doğru” kurar.

 

15)KELE KELE / HANANE / ÖTME BÜLBÜL ÖTME / SIĞMAZAM

 

KELE KELE:

 

Ermeni halk müziği repertuvarında yer alan ve zamanla farklı sanatçılar tarafından yeniden yorumlanmış geleneksel bir ezgidir. Eserin adı Ermenice’de (քելե քելե / “kele kele”) genellikle “yürü / gel, yürü” anlamına gelir ve çağrı niteliği taşıyan bir halk söyleyişidir.

 

Ermenistan müzik kültüründe bu tür ezgiler çoğu zaman sadece bir aşk şarkısı değil, aynı zamanda hareket, ayrılık, çağrı ve kader temalarını bir arada taşıyan halk anlatılarıdır.

 

“Kele Kele”, yüzeyde bir sevda çağrısı gibi duyulur. Sevgiliye “gel” ya da “yürü” denir; fakat bu çağrı yalnızca fiziksel bir yaklaşmayı değil, aynı zamanda duygusal ve kaderle ilgili bir yakınlaşmayı ifade eder.

 

Şarkıda öne çıkan duygu:

Birine ulaşma isteği, ama bu ulaşmanın içinde hem özlem hem de engel bulunmasıdır.

Bu nedenle eser, basit bir aşk şarkısından çok mesafe ve yakınlık arasındaki gerilim üzerine kuruludur. Birine ulaşma isteği ile ulaşamama gerçeği arasındaki gerilim.

 

 

 

 

 

HANANE:

 

Ermeni halk müziği geleneğine ait anonim bir halk ezgisidir. Kesin olarak tek bir besteciye ait değildir; sözlü kültür içinde doğmuş ve zamanla farklı sanatçılar ve topluluklar tarafından yeniden yorumlanmıştır.

 

Komitas Vardapet bu tür eserleri doğrudan bestelememiş olsa da, Ermeni halk müziğini derleyip notaya aldığı için “Hanane” gibi ezgiler onun arşivlediği geleneksel repertuvar içinde yer alan eserler arasında görülür.

 

“Hanane”, çok basit gibi görünen ama derin duygular taşıyan bir halk şarkısıdır. Sözlerinde genellikle:

  • Bir sevgiliye seslenme
  • Özlem ve ayrılık
  • Doğa imgeleri (rüzgâr, dağ, kuş)
  • Kayıp ve hatırlama duygusu

yer alır.

 

Şarkının en bilinen tekrar eden kısmı olan “Hanane, hanane, jan” ifadesi, bir tür çağrı ve yakarış gibi duyulur. Sevdiğine ulaşma isteği ile ulaşamama gerçeğinin aynı anda var olması.

 

 

ÖTME BÜLBÜL ÖTME:

 

Türk halk müziği repertuvarının en bilinen ağıt ve bozlak karakterli ezgilerinden biridir. Anadolu’nun farklı bölgelerinde çeşitli varyantları bulunan eser, özellikle acı, ayrılık ve gurbet temalarıyla öne çıkar.

 

Anadolu halk kültüründe “bülbül” figürü çoğu zaman haber getiren, yas tutan ya da iç dünyadaki acıyı dışa vuran bir sembol olarak kullanılır.

 

Doğanın sesleriyle insanın duygusal dünyasını birleştiren eser, kayıp ve yalnızlık hissini güçlü bir şekilde yansıtır. Konserin “Zıtlık” temasında eser; neşe ile hüzün, doğa ile insan ve dış ses ile iç acı arasındaki çarpıcı karşıtlığı temsil eder.

 

 

 

 

 

 

 

 

SIĞMAZAM:

 

Sığmazam”, besteci ve müzisyen Cavit Mürtezaoğlu tarafından düzenlenmiş, sözleri ise klasik tasavvuf şiir geleneğine dayanan güçlü bir mistik eser / nefes niteliğindeki çalışmadır.

 

Metin, 15. yüzyıl Anadolu–Azerbaycan tasavvuf geleneğinin en önemli şairlerinden İmadeddin Nesimi’nin “Ben bu cihana sığmazam” anlayışına dayanır.

 

“Sığmazam”ın temel fikri şudur:

 

İnsan, hakikati idrak ettiğinde fiziksel dünyanın sınırlarına sığmaz.

 

Bu söz tasavvuf düşüncesinde “vahdet-i vücud” (varlığın birliği) fikrine dayanır.

 

Buna göre:

  • İnsan, ilahi hakikatin bir yansımasıdır
  • Evrenin tamamı insanda sembolik olarak mevcuttur
  • Gerçek varlık, maddi sınırların ötesindedir

 

Bu yüzden “sığmazam” ifadesi, aslında fiziksel bir taşma değil, bilinç ve varoluş genişlemesi anlamına gelir.

 

İnsan benliğinin ilahi hakikat karşısında sınırlarını aşmasını konu alan eser, varlık birliği fikrini merkezine alır. Konserin “Zıtlık” temasında eser; madde ile mana, benlik ile yok oluş ve sınırlılık ile sonsuzluk arasındaki derin gerilimi yansıtarak insanın içsel dönüşümünü görünür kılar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tahir Ayne